En az 2400 yıldır devam eden ve hiçbir zaman da bitmeyecek olan bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız? “Nosce te ipsum!”/“Gnothi seauton!”/”Know Thyself” yani “Kendini bil/Kendini tanı!”, bu sözü ilk defa duyduğunuzu düşünenleriniz olsa da aslında ilk defa karşınıza çıkmadığına yemin edebilirim! Ancak insani varlıklar olarak bizler karşılaştığımız nesnelerdeki algıda seçiciliğimizden dolayı çoğu zaman basit görünen şeylerin derinindeki manayı sorgulamak yerine onu es geçeriz. Merak etmeyin bunu sadece siz yapmadınız.

                    Kendisi M.Ö. 4. Yüzyıldan, yani bizden 2400 yıl önce yaşamış olan ‘ilkel’ olarak nitelendirdiğimiz insanlardan kalma, ‘günümüzdeki çoğu cümleden daha modern’ bir söylem. Yunanistan’ın Delfi adlı UNESCO’nun Dünya Mirası listesinde bulunan modern kasabasında bulunan Apollo Tapınağı’nın girişinde yazar bu söz. O zamanın insanları bu sözü o kadar çok önemsemişlerdir ki altın harflerle yazmışlardır, günümüzde ise çoğumuzun haberi bile yok.

Geçen yüzyıllara rağmen hala bu öğüdü tam anlamıyla yerine getiren bir anatominin dünyadaki mevcudiyetine rastlayamadık. Yaptığımız tek şey bu söylemi çok ‘basit’ bularak sorgulamadan, daha ‘somut (!)’ konulara geçmek oldu. Oysa bu söz karşımıza nerelerde çıkmıştı ki ben size ilk defa karşılaşmadığınıza yemin edebilirim demiştim:

“The Matrix” filmini çoğunuz seyretmişsinizdir, aslında bu söz filmin içeriğine kasıtlı olarak orada da yerleştirilmiştir. Bir başka Latince versiyonu olan “Temet Nosce” şeklinde yazılmıştır ve filmin içerisinde bu söyleme özellikle dikkat çekilir:

– Ünlü İngiliz Şair Alexander Pope’un “Know then thyself” diyerek başlayan insan üzerine kaleme aldığı şiiri vardır:
“Sen seni bil, bırak Tanrı’yı incelemeyi
Kendindir kendinin asıl bileceği
Sen ki durursun çift yanı deniz bir karada
Aklı karanlık cüssesi kaba
Çokça bilgili şüpheden yana eşi yok
Almamış ama sabırdan hissesini
Sallanır durur orta yerde şaşkın gitmekte ya da kalmakta
Tanrı mı yoksa bir canavar mı olduğunu sanmakta
Şaşkındır şaşkın bedeni mi aklı mı var seçmekte
Ölmek için doğmuş kullanır aklını sadece günah işlemekte…”

Benjamin Franklin’den bir alıntıdır bazen:
“Son derece sert olan üç şey vardır: çelik, elmas ve kendini bilmek.”

Yunus Emre’nin o bilinen dizeleri  de aslında bunu ifade etmektedir, kendini bilmenin ilmin ta kendisi olduğunu:
“İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır!”

– Gün gelir Aşık Mahzuni Şerif’in “Zevzek” türküsünü dinlerken fark edersiniz bir anda:
“Kendini bilmeyen eli ne bilsin

Kendini bilmeyen halkı ne bilsin

Kendini bilmeyen hakkı ne bilsin…”

– Çinli filozof Lao Tzu da Batı’daki filozoflarla aynı düşüncededir:
“Başkalarını bilen kimse bilgili, kendini bilen kimse bilgedir.”

– O ünlü Don Kişot’ta da yer verir Cervantes:
“Gözlerini kendine çevirip kendi kendini tanımaya çalış; varılması en zor olan bilgi budur. Kendini tanırsan öküze özenen kurbağa gibi şişinmezsin.”

– Danimarkalı ünlü filozof Søren Kierkegaard da bu noktanın üstünde durur:
“Kişi, herhangi bir şeyi bilmeden önce kendini bilmeyi öğrenmelidir.”

 


– Ve en sevdiğim yazarlardan biri en sevdiğim kitaplarından birini şu cümlelerle noktalar:
“Kendini bulan insanın bu dünyada kaybedecek bir şeyi kalmamıştır. İçindeki insanı anlayan, tüm insanlığı anlamaya başlar.”   – Stefan Zweig/Olağanüstü Bir Gece

                    Ve daha birçok söylem, alıntı, film, dizi, kişi, kitap, türkü… Bu söz hayatımızda karşımıza defalarca çıkmış olabilir. Buna rağmen bizler bu sözü önce önemsemekte, daha sonra anlamakta, üçüncü adım olarak benimsemekte ve son olarak da uygulamakta ne kadar başarılıyız? Çoğumuzun birinci adımda kaldığı zaten kesin, birinci adımı geçenlerin ise ikinci adımı atlatabildiklerini çok düşünmüyorum. Çünkü bu söz iki kelimeden daha fazlasını içinde barındırıyor. İnsanın kendini tanımaya çalışması demek onun evreni tanıma ve anlama serüveninin de başlangıcı anlamına gelir. İnsan, var olduğu günden bu yana düzenli ve devamlı olarak içinde bulunduğu evreni tanımaya çalışmış, bunun için türlü yollar geliştirip çeşitli alanların oluşmasına yol açmış. Ancak kendisine kutlu yol olarak benimsediği bu anlam arayışında en az tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur.

                   Bizler kendi davranışlarımızı, duygularımızı, ruhlarımızı ve bedenlerimizi o kadar sahiplenmiş ve onların aitliğini o kadar benimsemişizdir ki bunu hiçbir sorguya mahal vermeden kabul ederiz. Ancak sizlere soracağım tek bir sorunun cevabından yola çıkarak aslında bize ait olduğunu zannettiğimiz çoğu şeyin bize ait olmadığını, bunun da ötesinde onların gerçek manalarının farkında dahi olmadığımızı söyleyebilirim. “Kendini tanı/Kendini bil” söylemini bugüne dek uygulayabilen ilk insan olduğunuzu düşünüyor musunuz? Cevabınız objektif bir şekilde baktığınızda eğer ki hayır ise şöyle bir döngüye girebiliriz:

1) İnsan tanımadığı şeyi bilebilir mi? Bilmediği bir şeyi tanıyabilir mi?
2) İnsan bilmeyip tanımadığı bir şeyi nasıl fark eder? Fark ettiği şey gerçekten “o” şey kabul edilebilir mi?
3) İnsan fark edemediği bir şeyi nasıl anlar?
4) İnsan anlayamadığı bir şeye nasıl sahip olabilir?

                  Tıpkı Goethe’nin de dediği gibi: “İnsan, anlayamadığı şeye sahip olamaz.”. İşte tam da bu noktadan yola çıkarsak bizler kendimizi bilmezsek kendimiz üstünde sahiplik iddia etmeye hakkımız yoktur. O sahip olduğumuzu iddia ettiğimiz tüm özellikler, aslında sosyal çevremizden bilinçli veya bilinçsiz, farkında olarak veya olmayarak empoze edilen yaşam tarzı ve değerlerden oluşmuştur.

                  Kendini bilmeyi Maslow’un ‘Hayatta kalmak için nelere ihtiyaç duyarız?” sorusundan yola çıkarak oluşturduğu o ünlü ‘İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nde de bulabiliriz aslında. Maslow; alt düzeylerde fizyolojik, güvenlik, sevgi/ait olma ve saygınlık ihtiyaçlarından yola çıkmıştır. Piramidin en üst noktasına veya şu günlerde maalesef çok duyduğumuz kavramla ifade edecek olursam ‘peak’ noktasına ise ‘Kendini Gerçekleştirme’ basamağını koymuştur. Yani kendini tanıma/bilme basamağı da diyebiliriz buna. Ancak insan, kompleks yapısı itibariyle birçok parametreden oluşan bir fonksiyondan etkilendiği için hiçbir zaman o basamağa herhangi birinin çıkabileceğinden emin olamayacağız.

                  Bizlerin yapması gereken ise bu dünyadaki sınırlı imkân ve sürekli değişen yapıdaki kısıtlı kendimizi sabit olarak gözlemleyebilme kapasitemizden faydalanarak kendimizi tanımaya, bilmeye ve anlamlandırmaya çalışmak olmalı. Eğer bunu yapabilirsek hayatımızı buna göre şekillendirme şansını da elde ederiz. Nasıl ki tam anlamıyla güvenlik sağlayamamamıza ve hiçbir zaman da sağlayamayacak olmamıza rağmen güvenlik ihtiyacımızı karşılamaya çalışıyorsak piramidin tepesini kendimize hedefleyip o noktaya ulaşabilmek adına da elimizden geleni yapmalıyız. Yapalım ki bu dünyadaki nefes alan diğer canlılardan bir farkımız olabilsin.

                  Kendini tanımayı somut bir şekilde canlandırmak istersek eğer şu şekilde tanımlayabiliriz: “Şu anda olduğumuz canlı ile gelecekte olmak istediğimiz canlı arasındaki hiçbir zaman bitmeyecek olan upuzun bir yoldur.” Sizce de öyle değil mi, bir dakika soluklanın ve geçmişte hangi gün artık gelecekte olmak istediğiniz bir tanım olmadığını, olmak istediğiniz kişiliğe tam anlamıyla büründüğünüzü düşündünüz? İlerleyen günlerde bu düşünce ve karara erişebilecek misiniz?

                  Bu hiç bitmeyecek yolculukta tabii ki bu blog yazısı başlangıcın da başlangıcı olarak nitelendirilebilir. Eğer sizin için faydalı olduğunu düşünüyor ve devamının gelmesini istiyorsanız geri dönüşleriniz ve yorumlarınız benim için çok önemli. Bu uzun yolculukta beraber öğreneceğimiz ve paylaşmamız gereken çok şey olacak. Ancak ilk başta bu ihtiyacımızın farkına varmamız gerekiyordu. Çok sevdiğim bir Fars dörtlüğüyle ifade edecek olursam:

“O ki, bilmiyor ama bilmiyor bilmediğini; cahildir, ondan uzak durun.
O ki, bilmiyor ama biliyor bilmediğini; çocuktur, onu eğitin/yetiştirin.
O ki, biliyor ama bilmiyor bildiğini; uykudadır, onu uyandırın.
O ki, biliyor ama biliyor bildiğini; bilge kişidir, onu izleyin.”

                  Bu yazıyı okumadan önce birer cahildik, hayatımızın bir anında karşılaştığımız ve evrenimizde bu denli önemli yer tutan, yüzyıllardır var olan bir mesajın ‘tam anlamıyla’ varlığından haberdar bile değildik. Bilmediğimizi bilmiyorduk. Bu yazıyı okuduktan sonra ise hiçbir şey çözülmedi, şu anda sadece bir çocuk olduk. Hala bilmiyoruz, ancak en azından bilmediğimizi biliyoruz. Yapmamız gereken ise bilge olmaya çalışmak, bilmek ve bildiğini bilmek. Ancak bu aşamada öğrenip bilme serüvenimizde uykuya dalmamaya dikkat etmeliyiz. Zira bir daha bizi uyandıracak herhangi bir dürtü bulamayabiliriz.

                  Hiçbir zaman hiçbir şeyi tam anlamıyla bilemeyecek ve anlayamayacak dahi olsak bu bizi bilme serüvenimizden alıkoymamalı. Şu andan itibaren kendinizi anlama yolculuğunuza başlayabilirsiniz. Bunu nasıl yapacağınız ise tamamen sizin kişisel yöntemlerinize ve deneme-yanılma tecrübelerinize bağlı. Kitaplar ve diğer insanların serüvenleri deneme-yanılma sürecinde sizin için önemli bir kaynak oluşturabilme potansiyeline sahip. Ancak Mevlana’nın da dediği gibi: “Kitaplardan önce, kendimizi okumaya çalışalım.” Çünkü kendimizi okumak, kitap seçimlerimizi ve onlara bakış açımızı da etkileyecektir.

                   Asla sorgulamaktan, merak etmekten ve düşünmekten vazgeçmeyin! Bir sonraki yazımda tekrar görüşmek dileğiyle; sağlıklı, mutlu ve huzurlu günlere…


Konuyu ve aktarmak istediğimi anlatma açısından faydalı olabilecek birkaç video örneği:
  

Yazar

Bahrican Yeşil

Bahrican YEŞİL

Front-UX

Related Post

3 Comments

Bir Cevap Yazın